Türkiye Suriye’den çekilmeye zorlanabilir

0

Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, açılış toplantıları her yıl geleneksel ve simgesel olarak yapılmakta olan, rutin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısına katılmak üzere Amerika’nın New York kentine hareket etmesiyle birlikte, dış ilişkiler ve diplomatik görüşmeler, Türkiye’nin bir numaralı ve öncelikli gündem maddesi haline geldi. Televizyonlar, normal yayın akışlarını keserek geziye ilişkin gelişmeleri canlı yayınlarla anında duyurmaya çalıştılar. Gazeteler, manşetlerini ve birinci sayfalarını bu haberlere ayırdılar. Günümüzde artık, halkımızın çok büyük bir çoğunluğu tarafından siyasal iktidar yanlısı olduğu; taraflı ve çarpıtma yayın yaparak bilgi kirliliği yarattığı herkesçe çok iyi bilinen malum bazı televizyon kanalları saatler boyunca, hatta gece yarılarına kadar süren tartışma programları düzenleyerek bu diplomatik geziyi parlatmaya çalıştılar. Çok ilginçtir, bizim yakın siyasi tarihimizde; siyasal iktidara mensup politikacılar, siyasal iktidar yanlısı basın-yayın ve medya kuruluşları her zaman, gerçekte ülkemize ve halkımıza çok büyük zararları dokunan ve büyük kayıplarla sonuçlanmış olan uluslararası antlaşmaların tamamını, sanki kazanılmış çok büyük diplomatik zaferlermiş gibi sunmaya çalışmışlardır. Aslında içi boş ve göstermelik olarak yapılan ve gerçekte büyük bir fiyaskodan öteye gitmeyen diplomatik kimi görüşmeleri ise dünyanın imrenerek parmak ısırdığı diplomasi başarıları olarak göstermek istemişlerdir. Demek ki, işin medya ayağında o günlerden bugünlere kadar geçen zaman sürecinde pek fazla bir şey değişmemiş. Hatta şimdiki bazı gazeteciler, geçmişte yaşamış büyük büyük babalarına rahmet okutacak derecede kendilerini geliştirmişler. (!) Yani, çok güzel bir atasözümüzdeki ifadesiyle boynuz kulağı geçmiş. Şaka bir yana, aslına bakarsanız ne yazık ki Amerika gezisi, hiçte öyle bir kısım malum medyanın göstermeye çalıştığı gibi parlak ve başarılı bir gezi olmamıştır. Aksine, diplomasi tarihimize altın harflerle yazılmış olan eski siyasi liderlerin katılmış oldukları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu konuşmaları ve yapmış oldukları diplomatik görüşmelerin yankıları ve etkileri yanında, bu seferki etkinlikler oldukça sönük, etkisiz ve ilgisiz kalmıştır. Diplomatik görüşmelerde ise, ulaşılmak istenen hedeflerin hiç birisine ulaşılmamıştır. Bu umduğunu bulamamışlık durumu bir anlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik gezi programı çerçevesinde; ABD’nin New York kentinden yayın yapan Amerikan CBS Televizyon kanalının “Face the Nation” programında Margaret Brennan’ın sorularına verdiği yanıtlarda, zımnen de olsa bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bile dile getirilmiştir. ABD’nin önde gelen haber ajanslarından Associated Press geziyi “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Biden ile görüşmede hayal kırıklığına uğradıktan sonra yüzünü Putin’e döndü” başlığıyla yorumlamıştır. Kendisi zaten Amerika’da yaşamakta olan gazeteci Kaya Boztepe’nin, geziye ilişkin yazdıklarına bakacak olursanız İşin özeti, bu geziden geriye akıllarda; 1977 Yılında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından satın alınan ve aslında bugüne kadar Dışişleri Bakanlığının ihtiyaçlarını karşılamakta yeterli olan 11 katlı binanın yıktırılarak, yerine 36 katlı gösterişli bir plaza şeklinde yaptırılan Türk Evi’nin açılışı için Türkiye’den götürülen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın yaptığı açılış duasının, açılış törenine katılım sağlamak için Merkezi Washington’da bulunan Diyanet camisinden otobüslerle New York’a taşınan yandaşların, İngiliz Başbakanı, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna yanında bir koruma polisi ve bir de danışmanıyla birlikte yürüyerek giderken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’den özel olarak getirtilen makam aracı ve 300 kişilik koruma ordusuyla gitmesinin, tur atmak için hazırlanan konvoy için 35 adet limuzin kiralanmasının ve o akşam Amerika’nın en pahalı lokantası olan “Cipriani”de, Amerikalı tek bir kongre üyesi, senatör, kabine üyesi veya gazetecinin davetli olmasına rağmen katılmadığı; buna karşın katılanların büyük bir çoğunluğunun Türkiye’den giden görevlilerden ve onların Amerika’da yaşayan yakınlardan oluştuğu kalabalık bir topluluğa, pahalı, gösterişli ve abartılı bir yemek ziyafeti verilmesinin fantastik anıları kalmıştır. Başlangıçta çok iddialı olarak başlayan bu gezi sonuçta gök kubbe altında hoş bir sada olarak kalmaya mahkûm olmuştur. İşin aslına bakarsanız uzunca bir süreden beri Türk dış politikasında ve Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde işler iyiye gitmemekte, komşu devletlerle, uzak yakın müttefiklerle ilişkiler bozulmakta ve hatta iyice sarpa sarmaktadır. Diplomaside geldiğimiz bu nokta, çeşitli televizyon ve gazetelerde, konunun uzmanı olan bazı gazeteci, emekli asker, emekli diplomat, siyasetçi ve kimi yurttaşlarca Türk dış politikasının Amerika ve Rusya arasında savrulması olarak nitelendirilmektedir. Elbette ki içerisine düştüğümüz bu durumun çok çeşitli nedenleri vardır. Ama bu nedenlerin en önde gelenleri, temelleri Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından Cumhuriyetle birlikte atılmış olan “Yurta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayalı, bölge ağırlıklı, uluslararası güç dengesi hesaplarını ve ulusal çıkarları esas alan, bilimsel, akılcı ve gerçekçi dış politika hedef ve ilkelerinden uzaklaşılmış olmasıdır. Dışişleri bakanlığının büyük bir tarihsel birikimle, bilimsel akılla ve bin bir emekle oluşturulmuş olan kurumsal yapı ve işleyişinin ikinci plana atılmasıdır. Ve çok zorlu eğitim süreçlerinden geçerek, usta-çırak ilişkisiyle yetişen her biri birbirinden üstün niteliklere, mesleki liyakate, mesleki etiğe ve özveriye sahip diplomatlarımızın monşerler denilerek küçümsenmeleri, dışlanmaları ve işlevsiz hale getirilerek görevlerinden uzaklaştırılmalarıdır. Uluslararası ilişkilerde şimdi geldiğimiz noktada, Amerika gezisinin ardından hemen bir Rusya programı hazırlanmıştır. Resmi bazı kaynaklar tarafından daha önce planlandığı açıklanan bu diplomatik görüşmeleri gerçekleştirmek üzere Rusya’nın Soçi şehrine gidilmiştir. Soçi şehrinde 29 Eylül Çarşamba günü bir araya gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, diplomatik görüşmelerde bugüne kadar uygulanan bildiğimiz, gördüğümüz ve alışılageldiğimiz geleneksel protokolün dışına çıkarak, aralarına resmi görevlileri almadan ve kayıt tutmadan, sadece resmi olmayan tercümanların bulunduğu bir ortamda 2 saat 45 dakikalık bir görüşmeyi baş başa gerçekleştirmişlerdir. Görüşmenin ardından ise yine adet olduğu üzere yapılan resmi heyet görüşmeleri de televizyonlarda görmeye ve izlemeye alışık olduğumuz basın açıklamaları da yapılmamıştır. Bunun yerine, görüşmenin basına açık bölümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan kısaca, daha önce planladıkları yüz yüze görüşmeyi gerçekleştirmekten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Mevkidaşım Putin ile verimli bir görüşme gerçekleştirerek Soçi’den ayrıldık” değerlendirmesini ifade etmekle; Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise sadece, Erdoğan’a ziyaret için teşekkür ederek, “Görüşme çok yararlı ve kapsayıcı geçti. Temasta olacağız.” demekle yetinmişlerdir. Böyle bir durum, klasik Türk dış politikası ve diplomasisinin bürokratik gelenekleri ve teamülleriyle uyumlu değildir. Gazetelerin yazdıklarına, televizyoncuların açıkladıklarına göre; görüşmelerde Türkiye ve Rusya arasında var olan Enerji, ithalat-ihracat, Kırım, Ukrayna, S-400 ve Suriye sorunları masaya yatırılmış ve bu konulara ilişkin şimdilik gizli kalan kimi kararlar alınmıştır. Bu kararların neler olduğunu zamanla kararlar hayata geçirildikçe öğreneceğiz. Devlet adamları tarafından pek dile getirilmedi ama kimi uzmanlar, görüşmelerin bugünlerde suların oldukça ısındığı İdlip ve Suriye sorunları üzerinde yoğunlaştığını belirtmektedirler. Konuya ilişkin elbette ki çok çeşitli yorumlar yapılıp çok çeşitli görüşler öne sürülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, uluslararası ilişkilerin, olayların ve diplomatik görüşmeler sonucunda açıklanan görüş ve düşüncelerin, görünen ya da gösterilmek istenen gerekçelerinin arkasında her zaman ve mutlaka görünmeyen veya gösterilmek istenmeyen başka gerekçeleri vardır. İşte yaşanan olayları doğru analiz edebilmek için görünmeyen veya gösterilmek istenmediği için gizlenen bu gerekçelerin bilinmesi ya da doğru bir şekilde öngörülebilmesi gerekmektedir. Resmi yetkililer tarafından pek dile getirilmiyor ama Suriye ve özellikle de İdlip ekseninde oynanan çok yönlü uluslararası ilişkiler satrancında yapılan hamleleri üst üste koyarak yorumlayan bazı uzmanlar; burada yaşanan gelişmeler karşısında Türkiye’nin önce İdlip’in güneyine, daha sonra Esad yönetimiyle görüşmeye, nihai olarak da tamamen Suriye’den çekilmeye zorlanabileceği öngörüsünde bulunmaktadırlar. Bu görüş ve düşüncelerini çeşitli medya organlarında dile getirmektedirler. Bu öngörüler gerçekleşir mi, Türkiye’ye yeniden bir göç dalgası yaşanır mı bilinmez? Ama, başta Rusya’nın İdlip’teki mevzileri bombalaması, Suriye’nin M4 karayolunun kontrolünü ele geçirmesi gibi gelişmeler çok yakında Suriye cephesinde sıcak çatışmaların yaşanacağını, bu coğrafyada birtakım değişiklilerin meydana gelebileceğini ve Suriye politikalarında köklü bazı dönüşümlerin olabileceğini akla getirmektedir. Pek mantıklı ve rasyonelmiş gibi görünmüyor ama bekleyip, olayların nasıl bir evrim geçireceğini ve nasıl bir seyir izleyeceğini hep birlikte göreceğiz?   

Öğr. Gör. Celal TEZEL 

CEVAP VER

Yorumunuz girin
Please enter your name here